Haber AnalizTürkiye Ticaret Savaşının Neresinde?

“Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki gerilim küresel ticaret düzenini etkiliyor. Tüm dünyayı etkileyen bu agresif tavır nereye kadar devam eder? Ve Türkiye ticaret savaşlarından ne kadar etkilenir?”
2019-03-26 9:03

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, ülkenin başına geçtiği günden bu yana tansiyonun düşmesine izin vermiyor. Özellikle dış politikada yaptırımlar, ambargolar söz konusu. Hatta Meksika’da demir perdeyi hatırlatan bir mantıkla sınır meselesi tartışılıyor. Ancak tüm dünyayı etkileyen başka bir sorun var: Ticaret savaşları. “Savaş mı? Ne savaşı?” dediğinizi duyar gibiyiz. Soğuk Savaş bittiğinde tüm savaş şekillerinin tüketildiğine dair yazılanları hatırlarsınız. İki kutuplu dünya düzeni yıkılınca liberalizmin zafer ilan ettiğine inananlar, şimdi bu “ticaret savaşları” meselesini nasıl açıklayacak? Onların tahminlerinin aksine, dünya yönünü ve yöntemini değiştirse de zıddıyla var olmaya ve mücadele etmeye devam ediyor. Peki, ticaret savaşı ne demek? Türkiye bu savaşın neresinde?

Ticaret savaşıyla gerilen ekonomik sistem günümüzün en yakıcı mücadelesi durumunda. Ticaret savaşı, bir ülkenin diğer bir ülkeden satın aldığı ürünlere, sınırlamalar ve ek vergi getirmesi, ilgili ülkenin de buna misilleme yapması şeklinde tezahür ediyor. ABD ve Çin arasında ateşlenen bu çatışma, Trump’ın agresif dış ve korumacı iç politikasının meyvesi. Çünkü Trump, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurulması için çaba sarf ettiği tüm ticari düzenin ülke çıkarlarıyla çatıştığını düşünüyor. Dünyanın en büyük iki ekonomisi ABD ve Çin arasında seyreden bu savaş ise sadece iki devleti değil, tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor.

Ülkesinin metal sektöründe dışarıya fazlasıyla bağımlı olduğu görüşünde olan Trump, olası bir savaşta, bu bağımlılık nedeniyle ülkesinin yeteri kadar silah ve araç üretemeyeceği görüşünü sıklıkla dile getiriyor. ABD yönetimi, yerel şirketlerin yurt dışından çelik ve alüminyum satın almak yerine bunu iç pazardan tedarik etmesini istiyor.[1] Diğer yandansa Çin ile ticaret açığını kapatmak istiyor.

Türkiye’yi ilgilendiren bölüm de burada başlıyor. Çünkü Türkiye, ABD’nin çelik ve alüminyum ithalatı yaptığı ülkelerden biri. ABD’nin gümrük vergisi getirdiği ürünler düşünüldüğünde ve bu vergilendirmenin dışında tutulan Kanada, Meksika, Avrupa Birliği, Avustralya, Arjantin, Brezilya ve Güney Kore liste dışında tutulduğunda Türkiye, vergilerden etkilenen ülkeler içinde Çin, Rusya, Tayvan, Japonya, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra 7. sıraya yükseliyor. ABD vergi tarifesinden muaf tuttuğu ülkelerle demir, çelik ve alüminyum satışının %53’ünü karşılıyor.[2]

Ticaret savaşlarının sebep olduğu ithalat ihracattaki azalma küresel ekonomide durgunluğa yol açabilir. Durum başta Türkiye gibi yüksek miktarda dövize ihtiyacı olan ülkeleri olumsuz etkiliyor. Ancak her kriz kendi fırsatını doğurur. Bu nedenle Çin ile Amerika arasında ticareti yapılan ürünler son derece önemli. Uygulamaya geçen ilave gümrük vergileri düşünüldüğünde ABD ve Çin pazarlarına girmek tam tersi bir etki yaratabilir. İki ülkenin ihraç ettiği ürünleri üreten ülkeler pazara yeni oyuncular olarak girebilir. Özellikle Çin’in ihtiyaç duyacağı soya fasulyesi, pamuk, otomotiv gibi sektörler göze çarpıyor. Türkiye ise otomotiv konusunda Çin pazarına girebilir.[3] 2018’in ilk yedi ayında Türkiye’nin Çin’e ihracatı geçen senenin aynı dönemine göre %5.89 artış gösterdi. Bunun yanı sıra, Türkiye Çin ile birçok alanda ortaklık geliştirmek istiyor.

Çin Halk Cumhuriyeti uzun yıllar dışa kapalı politikalar izledi ve bu nedenle uluslararası aktörler için hem merak unsuru oldu hem de çoğu zaman tehlike olarak algılandı. Özellikle Çin’in son kırk yıllık dönemini incelediğimizde, uluslararası toplumdan kendini izole etmiş bir Çin’den, küresel aktör olmayı başarmış bir Çin’e dönüştüğünü görüyoruz.[4]

Türkiye ile ikili ilişkilere bakıldığında ise Soğuk Savaş döneminde yaşanan kutuplaşmadaki pozisyonel ayrılıklardan ötürü yakınlaşma olmadığı görülüyor. İki ülke arasındaki ilk diplomatik ilişki 1971 yılında kuruluyor. Ancak Çin ile kurulan ekonomik ve politik ilişkilerde 1990’lara kadar pek hareketlilik olmuyor. Çin’in dünya tarafından ilgi çekmesi ise 1978 yılında başlattığı dışa açılma reformlarıyla gerçekleşiyor. Bu dönemde Çin’in büyümesinin [5] çift haneli rakamlara ulaştığını söyleyebiliriz.

Çin ekonomisi sosyalist tek parti sistemi neticesinde dışa kapalı iken, Türkiye de ithal ikameci politikalarla dışarıya kapalı bir yol izliyordu. Ülkeler arası etkileşimin artması, teknoloji ve iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte dışa açılma politikaları da hayata geçti.

Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan “tek kutuplu dünya” resminden, Çin’in uluslararası arenada özellikle ekonomik gücü sayesinde söz sahibi olması sebebiyle uzaklaşıldığı söylenebilir. 2000’li yıllara gelindiğinde ise her iki ülke de küresel aktörler arası dengenin sağlanmasını destekledi. Çin, kurduğu bölgesel ittifaklarla ve Soğuk Savaş dönemi diyalog kurmadığı bir takım ülkeler ile ticari ilişkiler geliştirmesiyle, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) kurulması ve örgütün Hindistan ve Pakistan gibi ekonomileri de bünyesine dahil etmesiyle, dünyada etkin bir aktör haline geldi. Bu yanıyla Türkiye için de dönem dönem Avrupa Birliği’ne alternatif olduğu söylenebilir.[6] Özellikle Avrupa Birliği ile bitmeyen müzakereler düşünüldüğünde Türkiye’nin kendisine alternatifler arayarak dengeleme politikası gütmesi kaçınılmaz oluyor.

İhracat temelli büyümesi ile günümüzde dünyanın ikinci büyük ekonomisi olma özelliğini taşıyan Çin’in büyümesinin sebepleri sıralanabilir. Bu sebepler, ekonomide ihracat payının yüksek olması, Asya pazarlarına hızlı yatırım akışı sağlanması, Asya’daki komşuları arasında ara ürün ithalatında ilk sırada yer alarak bölgesel ekonomi için çekim merkezi olması ve dışa dönük ekonomi politikalarının hayata geçirilmesinden sonra dünyada yaşanan ekonomik krizlerden hasarsız sıyrılması gösterilebilir.[7] Çin, 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasıyla birlikte[8] uluslararası ticaret politikalarına da uyum sağladı. Son yılların ekonomik verileri incelendiğinde ise, kredi büyümesi en hızlı olan ve dünyadaki en yüksek kredi stokuna sahip olan ülke.[9]

Türkiye ile Çin’in son dönemde yakınlaşması büyük ölçüde bir kazan-kazan politikası çerçevesinde şekilleniyor. Bunun iki dayanağı var. İlki, Türkiye’nin dış politikasında ABD ve AB’ye dayanan bir yol izlemek yerine alternatif arayışlar içine girmesi sonucu Rusya, Çin, Hindistan gibi dünyanın önemli aktörlerinin yer aldığı Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) bu anlamda değerlendirmesi. Türkiye’nin örgüte üyeliğine olumlu yaklaşımların olmasının yanı sıra, Türkiye sadece diyalog ortağı olduğu ŞİÖ’nün Enerji Kulübü’nün 2017 Dönem Başkanlığı’na getirildi. Bu durum üye olmayan bir devletin başkan olması açısından bir ilk olma özelliği taşıyor.[10]

Öte yandan Türkiye, 21. yüzyılın en önemli girişimlerinden biri olan ve Çin’in “Marshall Planı” olarak değerlendirilen “Bir Kuşak, Bir Yol” adlı İpek Yolu Projesi’nin en önemli ayaklarından biridir. Tüm bunlar Çin dış politikasında Türkiye’nin yerini sağlamlaştırırken öneminin de artmasına vesile oluyor. İpek Yolu projesiyle Türkiye’de hayata geçecek altyapı çalışmaları ve sağlanacak ekonomik imkânlar büyük önem teşkil ediyor. Projenin çizdiği güzergâh açısından ise Türkiye’nin olmazsa olmazlardan biri olduğu aşikâr.

Son dönemlerde piyasalardaki dolar hâkimiyetine alternatiflerin oluşması yönünde bazı yaklaşımlar var. Pek çok ekonomistin bu yönde görüş bildirdiği mesele üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da “Doların egemenliğine son vermeliyiz”[11] şeklinde açıklamalarda bulunuyor. Aslında doların hâkimiyeti üzerine yapılan bu müzakereler yeni değil. Türkiye Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerle yerel para birimleriyle ticaret yapma isteğini daha önce de vurgulamıştı.[12] Türkiye, ithalat yaptığı ülkelerle bu yolu takip ederek ticaret açığını kapatmayı hedefliyor. Özellikle Çin ile atılacak böyle bir adım Türkiye’nin lehine olacaktır. Çünkü Çin, güncel veriler göz önüne alındığında ithalat-ihracat açığımızın en keskin olduğu ülke konumunda.

Nitekim tüm bu etkenler doğrultusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk kez 2016 yılında gündeme getirdiği dış ticarette yerel para kullanımı politikası, Türkiye Cumhuriyet Merkez  Bankası’nın (TCMB) Çin Merkez Bankası ile yaptığı ilk para takasıyla hayata geçti. Bu yolla ilerleyen dönemlerde Çin’den gelecek yatırımların artması bekleniyor.

Küresel ekonominin etkin isimlerin biri haline gelen Çin, dünyanın en ücra noktalarına kadar ürünlerini taşımış durumda. Çin mallarının ucuz olması yoksulların alım gücünü iyileştirdi. Hatta birçok ekonomiste göre ülke ekonomileri üzerinde enflasyonu düşüren bir rol oynadı. Tabii bu kadar ucuz malın dünya pazarlarında dolaşıyor olması rekabeti de arttırdı. Çin her ne kadar son yıllarda büyüme rakamlarını 7-8 bandında sabitlemişse de yakın geleceğin en büyük ekonomisi olması bekleniyor. Bu nedenle Türkiye’nin Çin ile ekonomik ilişkilerini ilerletmesi, mevcut durumunu koruyarak bağımlılığa varmadan karşılıklı denge sağlanması ve buna göre politikalar izlenmesi elzem.

Öyle ki yapıcı ilişkiler içerisinde olmak sadece Türkiye ve Çin için değil aynı zamanda dünya siyasetinin çok kutuplu bir hal alarak dengelenmesine de yardımcı oluyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin agresif dış politikası ve Çin’e karşı başlattığı ticaret savaşlarını da hesaba katarsak, karşılıklı ilişkilerin gelişmesi her iki tarafında lehine görünüyor. Bu nedenle ülkemizdeki siyasi iradenin daha kalıcı ilişkiler üzerine politika geliştirmesi ekonomik ve politik olarak katkı sağlayacaktır.

[1] Jacob Pramuk, Trump Thinks His Tariffs Are Saving The US Steel Industry, CNBC,

[2] David Yanofsky, Trump’s Steel And Aluminum Tariffs Will Now Exempt Most Of US Imports, Quartz

[3] Richard Partington, Trump’s Trade War: What Is It And Which Products Are Affected?, The Guardian,

[4] Weissmann, Mikael, Chinese Foreign Policy in a Global Perspective: A Responsible Reformer “Striving For Achievement” JCIR: VOL. 3, No. 1 (2015) s.151

[5] https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.KD.ZG?locations=CN

[6] Çağdaş Üngör, “Türk-Çin İlişkileri: Sorun ve İmkan Alanları”, s.1 

[7] Altay Atlı, Sadık Ünay, “Küreselleşme Sürecinde Türkiye-Çin Ekonomik İlişkileri Analiz” Haziran 2014 sayı: 96

[8] https://www.wto.org/english/thewto_e/countries_e/china_e.htm

[9] https://www.deik.org.tr/uploads/cin-ulke-bulteni-2014.pdf

[10] Aljazeera Türk, Enerji Kulübü’nün 2017’de başkanı Türkiye, 23 Kasım 2016,

[11] Yeni Akit, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Kırgızistan’da milli para vurgusu, 2 Eylül 2018,

[12] Çağıl Kasapoğlu, “Çin’in Türkiye ekonomisinin gelişimine nasıl faydası olur?” BBC Türkçe

İlgili Yazılar